gurbetim bu dünya

22/12/2009

- Bütüne muhatap olmak

                                Bütüne muhatap olmak: 
                              parça-bütün ilişkisine dair

  SOSYAL BİLİMLERLE şu veya bu şekilde bir tanışıklığı olanlar, tarihî ya da toplumsal özellikler taşıyan herhangi bir olayın bir tek sebebe bağlanamayacağında hemfikirdirler. Bu özelliklerinden dolayıdır ki, bu niteliğe sahip olaylar; ortaya çıkan sonucun sağlıklı bir şekilde kavranılmasında, sebeplerin bir bütün olarak ele alınabilmesini zorunlu kılarlar. Dinî, ekonomik, siyasî, tarihî vb. nedenlerini bir kenara bıraktığımız takdirde, örneğin bir prense yapılacak her suikastın her zaman için bir 'dünya savaşına' neden olması beklenebilir! Ya da sadece sahip olduğu ticarî yolların önemini yitirdiğine şahit olan her medeniyetin düşmanları karşısında asırlar sürecek bir maddî mağlubiyeti tatması şart olur!

Bu şekilde 'sebepler dünyasında' bütüne muhatap olamamak, 'kavranmış sonuçlar' kıtlığının da başlıca aktörüdür nazarımda.

Ve elbette ki bu durum; başta Kur'ân-ı Kerîm olmak üzere tüm kitapları, dinleri, düşünce sistemlerini, felsefeleri ve hatta bizatihi insanı anlayabilmek için de geçerlidir.

Örneğin bir insanı, sadece iyi ya da kötü bir-iki özelliğiyle değerlendirme yanılgısının; aynı insan hakkında farklı nazarlarda iyi ya da kötü, hatta kimi zaman da şakî veya said gibi hükümler verilebilmesine sebep olduğu aşikârdır. Hatta Mevdûdi'nin tespitiyle, mesela bir Peygamberden gördükleri mucizelerin perde arkasındaki hikmetli sebeplerini değil de, görülen harikalıklarını sürekli nazara alan insanların birçoğu; bir müddet sonra o mucizeleri bizzat o Peygamberden bilerek, -haşa-o Zatların (a.s) harikulâde ve ilahî vasıflara sahip varlıklar olarak görülmelerine sebep olmuşlardır.

Parçayı ele alarak 'bütünü ıskalamış' olan öylesi kimseleri her hatırlayışımda, kendisini vahyin tedrici özelliğinden ya da mesajının bütüncüllüğünden muaf tutarak, bütüne muhatap olmaktan kaçınan o meşhur Bektaşî dervişinin, ayetten “Namaza yaklaşmayın” sonucunu çıkarması geliyor aklıma.

İşte böylesi zihinsel bir tutukluğun, çoğu zaman kasıtlı bir yaklaşımla İslam kaynaklarıyla ilgilenmesine veya Üstad Hz.nin deyimiyle “dinde mutaassıp, muhakeme-i akliyede noksan” kimi dimağların da bazı 'ince' hakikatlere itirazlar etmelerine dair, belki de en kestirme, en çarpıcı cevaptır “bütüne muhatap olma” çağrısı.

Örneğin bir ayet-i kerimenin: “Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi yurtlarınızdan çıkardıkları gibi siz de onları çıkarın” (Bakara,191) gibi bir bölümünü, ait olduğu Kitab'ın bütünlüğünden ayırarak nazarlara sunanlara, “bütüne bakmayı” yine en başta tavsiye etmemiz kaçınılmaz olacaktır. Ve buna da, sözkonusu ayeti öncesi ve sonrasıyla okumayı önermekle başlamalı elbette:

“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez. Onları, bulduğunuz yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten beterdir. Onlar, size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın. Kafirlerin cezası işte böyledir. Onlar, (savaşa) son verirlerse (siz de son verin); şüphesiz Allah, bağışlayandır esirgeyendir. (Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur. Haram ay, haram aya karşılıktır; hürmetler (de) karşılıklıdır. Öyleyse kim size saldırırsa, onun saldırdığı gibi siz de ona saldırın. Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki Allah, muhakkak ki korkup-sakınanlarla beraberdir. (Bakara, 190- 194)

Dahası, 'bütünün' konuyla ilgili diğer 'parçalarından' bazı örnekleri insaf ve vicdan sahiplerine hatırlatarak, kimilerinin zannettiğinin aksine, 'onları' neredeyse yok etme gibi bir çabamızın ve görevimizin olamayacağını ifade etmekte büyük fayda var:

“Allah dileseydi onlar şirk koşamazlardı. Seni onların üzerine bekçi kılmadı; sen onların vekili de değilsin” (En'am, 107)

“Ancak sizinle aralarında antlaşma olan bir topluma sığınanlarla, kendi toplumlarıyla yahut sizinle savaşma konusunda yürekleri yetersiz kalıp da size gelenlere dokunmayın. Allah dileseydi onları elbette sizin üstünüze salardı, onlar da sizinle mutlaka savaşırlardı. O halde, sizden uzak durur, sizinle savaşmaz, size barış eli uzatırlarsa, artık Allah size, üzerlerine gitmek için bir yol vermemiştir.” (Nisa, 90)

“Ehl-i kitapla ancak en güzel şekilde mücadele edin; içlerinden zulmedenler müstesna..” (Ankebût, 46)

Hele bir de bu konuda İslam için aslolanın, hep savaş ve 'taarruz halinde olmaktan' ziyade; sulh, selamet ya da musalaha ve muarefeyi esas almaktan ibaret bulunduğunu ferman eden şu Hadis-i Şerif, muhakkak dile getirilmeli:

"Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı istemeyin. Allah'tan afiyet dileyin. Onlarla karşılaştığınızda ise, sabredin. Bilin ki Cennet kılıçların gölgesi altındadır." (Buhari, Cihad, 22)

Bu Peygamber (s.a.s) kelamının zaten bizatihi kendisi, bütününden koparılarak dikkatlere sunulan parçaların, o bütünü ne derecede sağlıklı ifade edebileceklerine dair mükemmel bir örnektir de aynı zamanda. Ve bütününden koparılmış “Düşmanla karşılaşmayı istemeyin” ya da daha meşhur edilmiş “Cennet kılıçların gölgesi altındadır” gibi parçaların; kimlerin elinde ne türden sloganlara dönüştürüldüğü ve bu yolla da müminlerin nerelere ve nerelere kanalize edilmeye çalışıldığı, umarım ki gözler önündedir.

Ancak hemen hatırlatmak gerekir ki, bu nebevî emir, 'bütününde' hadd-i vasat ve mîzan dersi veren bir “denge” dininin, “âlemlere rahmet olarak gönderilmiş” şefkatli Peygamberi'nce (s.a.s) tam da sefere uğurlarken ordusuna talim buyrulmuş bir derstir de aynı zamanda. Yani bu dersin, Hakk için gerektiğinde savaşa uğurlanan ve gerektiği için canları pahasına mücahedeye yollanan bir orduya, sefere uğurlama anında verilmiş olması çok manidardır. Bu yönüyle de bu ders, bilhassa maddî cihad konusunda 'bütünün görülebilmesi' için, mutlaka 'diğer parçalarla birlikte değerlendirilmesi gereken' çok çok önemli bir parçadır. Çünkü o 'bütünün' verdiği mesaja göre, gerektiğinde savaşmaktan çekinilmemektedir ama, bu hal arzulanacak bir hal de değildir; ve son ana kadar düşmanın yola gelmesi, meselenin sulh ve selametle halli gözetlenmelidir.

Yani, ne korkaklık, pısırıklık ve haksızlığın çekingenliği gibi şüphelere meydan vermek; ne de maddî cihad gibi fedakarlıklardan kaçınma tehlikesi... 'Celâlsiz bir cemâl' halinden geliyor diyebileceğimiz dengesiz bir merhametlilikten kaçış hali. Ama diğer yönden de, savaşı arzulatabilecek ve de nefsâni hislerle savaşmaya izin verebilecek cemâlsiz bir celâl merhametsizliğinden korunma gayreti.

Merhum H.Yazır'ın: "Hak, kâfire dahi taalluk etse yine haktır... Kâfirin küfrü hukukuna tecavüzü mubah kılmaz" sözlerinde ifadesini bulan o hassasiyeti gözeten bir ruh halidir inananlardan istenilen.

Yani hep denge...

Ama o dengeli bakış açısını, bir mümini yaşantısının 'geneli', eserleri ve devrinin dertleriyle dertlenmesinden gelen samimî 'çilekeşliğiyle' değil de, sadece: “Yetmez mi musab olduğumuz bunca devahî! / Ağzım kurusun… Yok musun ey adl-i İlahî ?” mısralarıyla nazarlara sunmakla, o müminin “isyankarlığına” hükmedilmesinde göremeyiz hiç. Çünkü yine aynı marazlı haldir hakim olan: “Bütüne muhatap olamamak.”

İktidarı elde edene dek mevlit ve kurbanlarla süslediği açılışları Cuma'ya denk getirip, gerektiğinde camide hutbe okuyan ve hafız dinleyen birisini bu gibi faaliyetleriyle ele almak suretiyle, modern hatta 'örnek Müslüman' olarak sunan zihniyetin yakalandığı marazlı haldir de bu aynı zamanda. İşte, aynı kişinin daha sonra iktidarda takındığı tavrını ve 'ilhamını gökten aldığını iddia eden kitapları' muhatap almamakla övünmesi gibi 'faaliyetlerini' es geçtiren bu hal; kimin kim olduğu ve kimin 'aslında ne dediği' gibi önemli meselelerde tamamen yanılgıya iter insanı.

Tıpkı Üstad Bediüzzaman Hz.nin, örneğin sadece “Şeriatın bir hâdimi ve bir vesilesi olan tarîkata mensub bazı zâtların, tarîkata fazla ehemmiyet verip ona kanaat ederek, hakaik-i imaniyenin neşrinde tenbellik ve lâkaydlık gösterdikleri münasebetiyle yazılmış.” notunu düştüğü ve devamında da, “Ve velayetin üç kısmını beyan edip, en mühim tarîkat olan velayet-i kübra, sırr-ı verasetle Sünnet-i Seniyeye ittiba' ve neşr-i hakaik-i imaniyede ihtimam olduğunu isbat eder. Ve tarîkatların en mühim gayesi ve faidesi ve müntehası olan inkişaf-ı hakaik-i imaniye, Risale-i Nur ile dahi olabildiğini ve Risale-i Nur'un eczaları o vazifeyi, tarîkat gibi fakat daha kısa bir zamanda gördüğünü gösteriyor.” dediği yerdeki gibi, ya da: "Tarîkat zamanı değil, belki imanı kurtarmak zamanıdır. Tarîkatsız Cennet'e giden pek çok, fakat imansız Cennet'e girecek yok. Onun için imana çalışmak zamanıdır." şeklindeki sözlerini ön plana çıkararak, Risale-i Nur'un ve Müellifinin tarikatlere muhalif, hatta muarız gibi yansıtılmasına (ya da öyle anlaşılmasına) sebep olunması gibi yanlışlıklar da, 'parça-bütün' ilişkisinin yitirilmesinin tipik bir neticesidir.

Üstelik aynı yanlışlığın bir neticesi olarak; hem de aynı konuda, aynı Üstad'ın, aslında tarikatin tarifini yaptığı ve hak tarikleri şüphelere ve iftiralara karşı savunurken, sırf akıl yoluyla hakikati talep etmenin sakıncasına dikkat çektiği bahisten de benzer bir hatayla farklı bir sonuca ulaşabilenler de mevcut olabiliyor. Sözgelimi, ilgili bahisten sadece: “Tarîkatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik âlim zât da olsa, şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkilleşmiştir” cümlesini okumak da, yine tamamen 'bütüncül' bir bakış açısını yakalayamamanın ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Üstelik de ulaşılan bu sonuca, aynı eserlerde: “Fakat mesleğimiz tarîkat olmadığı, belki hakikat olduğu için, bu rabıtayı ehl-i tarîkat gibi farazî ve hayalî suretinde yapmağa mecbur değiliz.” denilen yerdeki gibi; ya da tarikatlere zarar vermek isteyenlerin tarikatlere karşı kullandıkları 'silahlarla' Risale-i Nur hizmetine de hücum etmekle aldandıklarının belirtilmesiyle, bu aldanmanın nedenlerini izah edildiği: “Risale-i Nur'un meslek-i esası; ihlas-ı tam ve terk-i enaniyet ve zahmetlerde rahmeti ve elemlerde bâki lezzetleri hissedip aramak ve fâni ayn-ı lezzet-i sefihanede elîm elemleri göstermek ve imanın bu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medar olmasını ve hiçbir felsefenin eli yetişmediği noktaları ve hakikatları ders vermek olduğundan, onların plânlarını inşâallah tam akîm bırakacak ve meslek-i Risale-i Nur ise tarîkatlara kıyas edilmez diye onları susturacak.” bahis gibi, veyahut da: “İ'lem Eyyühel-Aziz! Tevfik-i İlahî refiki olan adam, tarîkat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet Kur'andan, hakikat-ı tarîkatı -tarîkatsız- feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım.” gibi -ve benzerî-, izahına bile pek gerek duyulmayacak pek çok bahsin mevcudiyetine rağmen, sadece bir bahse muhatap olunarak ulaşılmaktadır.

Bu ve benzerî örnekler bize, Risale-i Nur'un da 'bütününe muhatap olmadan' asla okunamayacağını; böyle bir durumda o tarz bir 'okumanın', bu eserlerin ifade ettiği hakikatleri görebilmede çok mühim bir engel teşkil edeceğini haber vermekte.

Son zamanlarda yeniden gündeme gelen ve Ehl-i Sünnet itikadı gibi bir 'bütünün', sırf Mâturidî-Hanefî 'parçasına' dikkat kesilmeye çabalıyor olmamızdan kaynaklanan, 'ehl- fetretin mahiyeti ve akibeti' hakkındaki tartışmaları hatırlayacak olursak; İmam Gazalî gibi, Eş'arî-Şafii çizgisini tercih eden Üstad Hz.ne yöneltilen itirazların nedeninin de, -kasıt yoksa- tamamen parça-bütün ilişkisinin korunamamasından kaynaklandığı anlaşılmış olacak.

Yani O Hassas Mizan Gününde bile, bizi yaşantımızın bir kesiti ile değil de; bütün bir hayatın neticesine göre yargılayacak olan Adalet; bize özellikle bu konularda, bütüncül bir bakış açısını edinmemizin de dersini veriyor. Adaletli ve hakkaniyetli bakış açısını yakalayabilmemiz, işte bu dersteki performansımıza bağlı gibi.

Örnekler o kadar bol ki… Tarihe yönelik bütüncül bir bakış esas alınmadığı sürece, İslam Aleminin aksine ekonomik, kültürel ve dinî yayılımını savaşlarıyla gerçekleştirmiş ve tarihinde savaşsız bir on yıllık zaman dilimi görmeyip, Üstad'ın ifadesiyle de: “felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa”yı veya Batı'yı, genel söylemlerine ve 'makyajlarına' aldanarak 'beyaz güvercin' olarak görme gibi bir hastalık, hep devam edecektir. Ya da yine Batı'yı, Üstad'ın o tarifindeki: “İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san'atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden bu birinci Avrupa” ibarelerinden ibaret gören 'hayrancı' bakış açısı, aynı sebeple yine devam edecek.

İşte böyle… 'Parçaları bütüne perde kılma' konusunda, başta İslamî kaynaklara olmak üzere; olaylara ve kişilere bakış açımızda veya enfüsî ve afakî alemlerimizde o denli 'tam oturan' örneğe sahibiz ki, örneklere devam ederek bu yazıyı birkaç 'destan' uzunluğuna eriştirmek, maalesef mümkün.

Velhasıl, “bütün” bir kez gözden kaçmaya görsün; parçalarla yetinildiği sürece, dengeli-muvazeneli ve adaletli-hakkaniyetli bakış açısını tutturmak da pek mümkün olamıyor.

Bu itibarla diyebiliriz ki; 'bütüne muhatap olamamak', insanları hiç de güzel bir âkibete götürmüyor!

Mustafa Kurt

http://www.karakalem.net/?article=3926

http://www.risalehaber.com/author_article_detail.php?id=7061

21/12/2009

-Necip Fazıl'dan, Cübbeli'ye cevap

Cübbeli Ahmet Ünlü Hocanın sözleri ile tekrar gündeme gelen Hıristiyanların şehitliği meselesi bundan yaklaşık 40 yıl önce de medyada yer almıştı. Necip Fazıl Kısakürek, yine Cübbeli Hoca gibi Bediüzzaman Said Nursi'nin görüşlerini “ehl-i sünnet akidesine muhalif olduğu” gerekçesiyle eleştirmişti.

İşte o günlerde meydana gelen bu olayla ilgili hatırayı “Ağabeyler Anlatıyor” kitaplarının yazarı Ömer Özcan Risale Haber okuyucuları için paylaştı.

“Ağabeyler Anlatıyor” isimli kitaplarımın hazırlık çalışmaları sırasında yüzlerce kadim ağabeyle görüşme fırsatı buldum ve el’an bu çalışmalarım devam ediyor.
Mehmet Kırkıncı Hoca Efendiden kaydettiğim çok önemli tarihî bir hatıra var… 40 sene önce yaşanan bu hadisenin özü şudur: “Bediüzzaman Hazretlerinin Hristiyanlarla alakalı bir tespitine, Necip Fazıl’ın itiraz etmesi; Kırkıncı Hocanın izahlarıyla ikna olunca da hakperestlik yaparak hatasını tashih edip düzeltmesidir.” Şimdi olayı Mehmet Kırkıncı Hocamızdan dinleyelim.
(Ömer Özcan)

Mehmet Kırkıncı anlatıyor:

1970’li yılların başlarındaydı… Mehmet Şevki Eygi’nin çıkardığı Bugün Gazetesi’nde Necip Fazıl Kısakürek yazılar yazıyordu.
Bir kış günü Zübeyir Ağabeyden, “Hocam acele İstanbul’a gel” diye bir telefon aldım. Aynı gün uçakla İstanbul’a indim. Havaalanında Av. Bekir Berk, Mustafa Polat, Mehmet Fırıncı, Mehmet Birinci karşıladılar. Oradan Bekir Bey’in Kığılı Pasajındaki bürosuna gittik. Zübeyir, Sungur, Bayram Ağabeyler oradaydılar. Baktım Zübeyir Ağabey kravat takmış, özel bir hazırlık yapmış gibiydi.

Dedi ki: “Hocam, Necip Fazıl Bey, Bugün Gazetesi’nde Üstad aleyhinde birkaç yazı yazdı. Üstadımızın “Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa'ya (A.S.) mensub Hristiyanların mazlumları çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir” sözüne itiraz ederek, bunun ehl-i sünnet akidesine muhalif olduğunu söylüyor. Kendisinden randevu aldık, şu anda bizi bekliyor.”

BEDİÜZZAMAN'IN SÖZLERİ

Gerekli kitapları yanımıza alarak ormanlarla kaplı, içi de çok güzel döşenmiş evine gittik. Necip Fazıl Bey beni görünce, “Tamam! Mehmet Bey’de gelmiş, ehl-i sünnet’i bilen, şeriatı bilen birisidir, şimdi meseleyi daha rahat çözebiliriz” dedi. Sonra Tarihçe-i Hayatı getirdi ve ilgili mektubu okumaya başladı:

“Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber manevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden bîçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye, masumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.

Üç-dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç bir haberim yokken Avrupa'da Rusya'daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O manevî ihtarın beyan ettiği taksimat, bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:

O musibet-i semaviyeden ve beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar eğer onbeş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehid hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı maneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.

Onbeşinden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür; belki onu Cehennem'den kurtarır. Çünki âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedî'ye (A.S.M.) bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve madem âhirzamanda Hazret-i İsa'nın (A.S.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa'ya (A.S.) mensub Hristiyanların mazlumları çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaîfler, müstebid büyük zalimlerin cebr ü şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet, onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalaletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikattan haber aldım. Cenab-ı Erhamürrâhimîn'e hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem-i şefkatten teselli buldum. (Kastamonu Lâhikası 112)

RİSALE-İ NUR’DAN MEKTUBAT KİTABINI AÇARAK ALAKALI YERİ OKUDUM

Okumayı bitirdi, bana dönerek: “Hocam, şimdi bu fikirler ehl-i sünnet ve’l cemaat mezhebine uygun mu, değil mi? Sen ne dersen razı olacağım” dedi.

Bir tevafuk eseri birkaç gün önce ilm-i kelam dersi alan talebelere İmam-ı Gazali’nin Faysalü’t Tefrika adlı kitabında o kısmı okumuştum. Dedim: “Efendim keşke o yazıları yazmadan evvel bizimle görüşseydiniz. Üstad Hazretleri itikaden Eş’ari mezhebindendir. Biz ise Maturudi mezhebindeniz. Bu konuda Eş’ari ile Maturudi mezhebi arasında görüş farklılığı vardır. Eş’ariler (Biz peygamber göndermediğimiz kavme azap etmeyiz. İsra 64) ayetine dayanarak, kendilerine peygamber gelmemiş, davet ulaşmamış insanları ehl-i necat kabul ederler.”

Sonra Risale-i Nur’dan Mektubat kitabını açarak alakalı yeri okudum: “…Zaman-ı fetrette : sırrıyla; ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bil'ittifak, teferruattaki hatiatlarından muahazeleri yoktur. İmam-ı Şafiî ve İmam-ı Eş'arîce; küfre de girse, usûl-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünki teklif-i İlahî irsal ile olur ve irsal dahi, ıttıla' ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-i salifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevab görür, etmezse azab görmez. Çünki mahfî kaldığı için hüccet olamaz.” (Mektubat 386)

AKŞAM NURCULARIN KURMAY GRUBUYLA GÖRÜŞTÜK

Devamında dedim ki: İşte İmam-ı Gazalî de Eş’ari Mezhebindendir ve kitaplarında aynı fikirleri savunmaktadır.

Necip Fazıl Bey çok hakperest bir insan olduğundan söylediklerimizi kabul ve tasdik ederek ayağa kalktı: “Şimdi o yazıları yazdığıma pişman oldum” diyerek hakkı teslim etti. Benden İmam-ı Gazalinin mevzu ile ilgili bölümü kendisine göndermemi rica etti. Ben de Erzurum’a döndüğümde mektupla İmam-ı Gazalinin Faysalü’t Tefrika adlı kitabının 96. sayfasını kendisine gönderdim.

Ertesi gün aynı gazetede: “Akşam Nurcuların kurmay grubuyla görüştük…” diye başlayan bir yazı yayınlayarak hatasını tashih ve telâfi etmiş oldu.

İmam-ı Gazali’nin Faysalü’t Tefrika adlı kitabındaki mevzuumuz ile ilgili bölümü aynen şöyledir:
“İnancıma göre, İnşallah Allah-ü Teâlâ, zamanımızdaki Rum, Hrıstiyan ve Türklerin pek çoğunu da Rahmet-i İlâhiye şümûlüne alacaktır. Bunlardan maksadım, uzak memleketlerde yaşayan ve kendilerine İslâm’ın dâveti ulaşmayan Rum ve Türklerdir. Bunlar üç kısımdır:
1.Hazret-i Muhammed’in (asv) ismini hiç duymamış olanlar
2.Hazret-i Peygamberin ismini, sıfatlarını ve gösterdiği mu’cizelerini duymuş olanlar. Bunlar İslâm memleketlerine komşu olan yerlerde veya Müslümanlar arasında yaşayan kimselerdir. Bunlar kâfir ve mülhidlerdir.
3.Bu iki derece arasında bulunan gruptur. Hazret-i Peygamber’in ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar Hazret-i Peygamber’i tâ küçüklüklerinden beri “İsmi Muhammed olan, peygamberlik iddiasında bulunan birisi” olarak tanımışlardır. Tıpkı bizim çocuklarımızın “El Mukaffa adında birisinin Allah’ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini iddia ettiğini” duymaları gibi. Kanaatime göre bunların durumu birinci grupta olanların durumu gibidir. Çünkü bunlar Hazret-i Peygamber’in ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıdlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikatı araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez. Bunlar da birinci grup gibi ehl-i necattırlar.”

İmam-ı Gazalinin bu yazısını Necip Fazıl’a gönderdim. Aynı zamanda Alûsi’nin, Ruhül-Meâni tefsirinin 15. cilt 42. sayfasında, İbrahim Lekkâni’nin Cevheretü’t-Tevhid adlı kitabının 29. sayfasında aynı görüşü savunduğunu kendisine yazdım.

Seneler sonra Üstad’la alakalı düzenlenen sempozyumlarda gördük ki Bediüzzaman’ın bu mektubunun Hristiyanlar âleminde ne kadar takdir-i şâyanla karşılanmıştır. Ve İttihad ve birliğin temel taşını oluşturduğunu, bir nevi üstadımızın bir kerameti olduğunu hep beraber müşahede ettik.
http://www.risalehaber.com/news_detail.php?id=68194

16/12/2009

- 17 Aralık-Hicrî Yılbaşı


1431'inci hicret yılımızın hayırlara vesile olmasını diliyoruz

Yarın idrak edeceğimiz 1431'inci hicri yılımızla, ay sonunda ulaşacağımız miladi yılımızın İslam âlemine ve insanlık dünyasına hayırlar getirmesini dilerken, hicri tarihimizin başlangıcına ait kısa bir özet arz etmek istiyorum.

Miladi tarih: 622.

Efendimiz (sas) Hazretleri 53 yaşında, peygamberliğinin de on üçüncü senesindedir. Mekke'de Müslümanlara yapılan zulüm ve baskı, sabır sınırlarını aşan boyutlara ulaştığından dolayı, uzun zamandır beklenen hicret izni nihayet çıkmıştır.

Bu sebeple muharrem ayı boyunca sürdürülen gizli hicret, peşinden gelen safer ayında da devam eder, iki ay boyunca Mekke'yi gizli ve aleni terk edenlerin sayısı 15O aileyi geçer.

Artık hicret sırası onları yolcu eden Efendimiz'e gelmiştir.

Nitekim safer ayının 27'sinde Efendimiz (sas) Hazretleri de evinin etrafını sarmış bulunan silahlı müşriklerin arasından gece karanlığında çıkıp yol arkadaşı Ebu Bekir'le buluşarak birlikte bir saatlik uzaktaki Sevr Mağarası'na ulaşıp saklanmaya muvaffak olmuşlardır. Üç gün boyunca burada yol hazırlıklarını tamamlayan Efendimiz, rebiul'evvelin başında Medine'ye doğru dört kişilik bir kafile halinde yola çıkarlar. Kafilede kendilerine kılavuzluk yapacak olan Abdullah bin Ureykıt bir müşriktir!. Ancak Resulullah onu, kılavuzluğundaki maharetine ve sözünde duruş dürüstlüğüne bakarak tercih etmiştir.

Nitekim 15 günde ancak kat edilecek 45O km'lik yolu, 8 günde en kısa yoldan giderek Medine'nin kenarındaki Kuba köyüne ulaşmayı başaran bu kılavuzuna, Efendimiz ücretini anlaştıklarından fazla vererek memnuniyetini ifade eder. 15 gün kaldığı Kuba'da bir mescid inşa eden Efendimiz (sas) Hazretleri, burada cemaatle birlikte namaz kılınmasını sağlar.

Buradan cuma günü Medine'ye doğru yol alırken gelen ayetlerle farz olan cuma namazını yolda kıldırdıktan sonra, büyük bir kafile ile nihayet hicret yolunun sonu olan Medine'ye ulaşır, bugünkü mescidin bulunduğu yerde çöken devesinin misafir olacağı evi de işaret ettiğini ifade ile Halid bin Zeyd'in evine misafir olur.

Böylece 53 yaşında rebiul-evvelin başında günde 56 km yol yürüyerek başladığı 45O km'lik hicret yolculuğunu ayın 27'sinde Medine'de tamamlamış olur.

Bu kutsal yolculuktan tam 16 yıl sonra Halife Hazreti Ömer (638) de Medine'de meşveret meclisini toplar, devlet işlerini düzenleyen tarihsiz evraklar karışıklığa sebep olduğundan Müslümanlara ait resmî bir tarih tespitine ihtiyaç olduğunu, hangi olayı tarih başlangıcı olmaya layık gördüklerini sorar.

Efendimizin doğumu, vefatı gibi büyük olayları tarih başlangıcı olmaya layık gördüklerini ifade edenler olursa da en ilgi çekici teklif Hazreti Ali'den gelir.

-Müslümanların İslam'ı yaşamak ve yaymak için her şeylerini Mekke'de bırakarak Medine'ye hicretlerini tarih başlangıcı olmaya en layık olay olarak görmekteyim, der.

Bu teklife meşveret meclisinden tasvip sesleri yükselerek karar kesinleşir.

Meşveret meclisinin bu kararını kapıda bekleyen Abdullah, Medine sokaklarında halka şöyle ilan eder:

-Ey Müslümanlar! Haberiniz olsun, artık sizin de bir resmî tarihiniz vardır. İlk hicret kafilesinin yola çıktığı muharrem birinci ay, bu ayla başlayan sene de birinci hicri sene olarak tespit edilmiştir. Birinci muharrem ayınız ve hicret yılınız hayırlı, uğurlu olsun!

Biz de Abdullah'ın o günkü duasına bugün de amin diyor, tüm Müslümanlara '1431'inci hicret yılımız hayırlı ve uğurlu olsun!' diyoruz.

Ahmet ŞAHİN,  16.Aralık.2009

 

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=927919&title=1431inci-hicret-yilimizin-hayirlara-vesile-olmasini-diliyoruz

13/12/2009

- Bediüzzaman'ın Hatıraları Almanya'da

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

11/12/2009

- Abdulkadir Badıllı

"Üstad Hz.'nin İsmini nasıl duydum"

 

"Bu fakir, Urfa'nın çevresindeki sakin, nim-bedevi, ekrad aşairinden birisi olan Badıllı aşiretinin çok eskiden beri an'anevi bir şekilde devam edip gelen ve beyleri olarak bilinen kısmından ve bir derece dinine merbut bir hanenin efradındanım. Bu cibillî ve çok daracık bir çerçeve içindeki dindarlık cihetiyle babam ve biraderlerim dine ve tarikata karşı incizapları vardı. Ben de aynı şekilde o çocukluk zamanında yegâne halâs çaresi olarak bildiğimiz tarikat adabını, o muhitin rengine göre bir derece ifaya çalışıyordum. Herkeste olduğu gibi, bende de o çocukluk zamanımdan bir mürşid-i kâmil bulmak ve ona intisab etmek meyli aşk derecesinde vardı. İşte tam o sırada bir isim duydum:

"Bediüzzaman Molla Said-el Kürdî ismini daha önce değişik unvanlarla Şeyh Said isyanından sonra sürgüne gidip gelen amcalarımdan da çok defa sitayişkârane duyardım. Fakat bu defaki duyuş bambaşka bir duyuştu. Öyle bir duyuş ki, tarikatı ve âdabını bıraktırıp o ismin muhabbeti ve sevdasıyla yaşatan bir duyuştu.

"O zamanlardaki sevgili Üstadın yalnız ismine karşı duyduğum sevgiyi, şimdi yaşamak, devam etmek değil, kalemle bile tariften acizim. O ism-i pâk-ı muallâyı bizim köylerde tahsildarlık yapan ve Üstadımızla Kastamonu'da tanışan, Tillolu Tahsin Efendiden tafsilâtlı olarak duydum. Ve bir derece Üstadın şahsiyeti, ilmi ve velâyeti hakkında bilgi edindim. Bundan sonra artık benim için Üstadı ziyaret edip tarikatına intisap etmek işi, dünyada en azim bir gaye-i hayâlim oldu. Fakat Tahsin Efendi, Üstadın adresini tam bilmiyordu. Ve çok sıkı takipler ve tecessüslerin onu ablukaya aldığını söyledi.

 

"Babamın getirdiği büyük müjde"

"Sene 1951 idi. Urfa'dan başka hiçbir memleket görmeyen ben, bu ziyaret için ister istemez sabredip, beklemek mecburiyetinde kalmıştım. Sene 1953 oldu. Yaz günlerinden bir gündü. Merhum babam Urfa'dan geldi. Bana çok büyük bir müjde getirmişti. Muazzez sevgili Üstadın Urfa'da biricik ve güzide talebelerinin varlığından bahsetmişti. Birisinin adı Abdullah, diğerinin adı Hüsnü idi. Ve bu talebelerin meziyetlerinden olan ubudiyet-i kâmile, kahramanlık, pervasızlık ve mücadelelerinden bahsetmişti. Bu müjde benim için dünyalar kadar ehemmiyetli idi. Merhum peder, altı evlâdı olan bizlere Kur'ân okutmuştu. Türkçe mevlid, ilmihal ve yazı dersleri gibi ilmi ancak o kadar  olan köy hocalarından okutmak suretiyle bir derece okur yazar yaptırmıştı. O zamanlar etraf hiçbir köyde okul olmadığından yeni yazıyı hiçbirimiz öğrenemedik, fakat peder bundan memnundu. Ve bize 'Evlâtlarım, siz şehre gidip, sinemaya, saza gitmeyin de size avcılık, at koşuculuğu v.s. izin vardır, yoksa hakkımı helâl etmem' diyordu. Kendi de avcılık yapardı. Bu münasebetle hemen hemen hepimiz basit dindarlığımızla beraber avcılığa, at koşturmaya fazlası ile meraklı idik. Bundan dolayı ekser akrabalarımızda olduğu gibi bizim evimizin etrafı atlarla, av köpekleriyle, av kuşlarıyla ve av tüfekleriyle doluydu.

"Bizim peder bir gün yine Urfa'ya gitti. Tekrar Üstadın talebeleriyle görüşmüş ve onlara benden bahseylemiş. 'Yazısı güzel zeki bir oğlum var, hem annesi ölmüş yetimdir, onu size göndereyim ve sizin olsun' demişti. Hem bir istida ve arz-ı hallerini, dostu olan Demokrat fikirli valiye götürmüştü. O zamanki emniyetin onların üstündeki baskısını kaldırmak ve Risale-i Nur'un bu memlekette menfaatinden ve mahiyetinden bahseden hususa dairmiş o istida...

"İşte bu münasebetle babamla Üstadın talebeleri iyi dost olmuşlardı.

 

"Risale-i Nur mesleği, tarikat değildir"

"Sene 1953... Eylül ayı içinde idi. Bir gün kalktım, artık bu gaye-i kalbiyemi tahakkuk ettirmek, gidip sevgili Üstadı ziyaret edip, tarikatını almak niyetiyle Urfa'ya gittim. Vakit, kuşluk vaktiydi. Rıdvaniye Camiine doğru yürüdüm. Yaşım 16-17 civarındaydı. Vücutça hayli gelişmiş, pehlivan tipliydim. Fakat çok utangaç ve çekingendim. Camiin dış kapısından avluya girdim. Fakat şimdi girip ne diyeceğim diye çok utanıyordum. İki defa talebelerin bulunduğu hücrenin köşesinden başımı çıkarıp, bir daha içeri çekildim. Üçüncü defasında kendimi sıkıp yürüdüm, hücrenin kapısına vardım. 'Esselâmü aleyküm' deyip kuru bir tahta ve üstüne serilmiş çok eski bir kilim üstünde oturdum. Talebelerden birisi çok genç, birisi de 25-30 yaşlarında idi. İkisi de bana 'Hoşgeldin kardaşım' dediler. Yarım yamalak Türkçem ile pek anlaşamıyordum. O çok genç dediğim Hüsnü Ağabey, mütemadiyen yazıyordu. Abdullah Ağabey benimle alâkadar oldu, sohbet ediyordu. Biraz sonra niyetimi izhar ettim. Ve 'Sizden Şeyh Said-el Kürdî'nin adresini alıp ziyaretine gitmek ve tarikat almak için yanına gideceğim' dedim. Baktım her iki talebe de gülüşmeye  başladılar. Biraz sonra Abdullah Ağabey, 'Kardeşim, Üstadımız tarikat vermez, Risale-i Nur mesleği tarikat değildir' dedi. Ben ilkin şaka ediyorlar diye bekledim, sonra bu mesele üzerinde konuşmaya devam etti ve kitaptan bazı yarler okudu ise de, ben bir türlü inanamıyordum. Ne demek, bir mürşid, bir şeyh nasıl tarikat vermez, tarikatsız olur mu? Fakat Abdullah Ağabey, ciddi ciddi ikna etmeye çalışıyordu. Öğle zamanı oldu namaz kıldık. Öğle yemeğine dışarı gidip bir şeyler yiyip, tekrar dönmek istedimse de beni bırakmadılar. Öğle yemeğini beraber yedik. İkindi oldu, yatsı oldu. Hem Abdullah Ağabey konuşuyor. Risale-i Nur'un  mahiyetini ve Üstadın mesleğini anlatıyordu. Fakat Abdullah Ağabey, hep Üstad, Üstad diye konuşuyordu. Ben ise Şeyh Said, yahut Molla Said diye konuşuyordum. Yatsıdan sonra da beni bırakmadılar. O gece orada kaldım. İkinci gün öğleye kadar yanlarında kaldım. Artık Üstadın tarikat vermediğini, tarikatın zamanı olmadığını bir derece anladım.

 

"Yola revan oldum"

"Üstadın ziyaretine gitmeyi musırrâne istiyordum. Ve adres istiyordum. Onlar birçok şeyi ileri sürdülerse de, ben dinlemedim, mutlaka adres istiyordum. Çare bulamadılar, dediler ki: 'Şu kitabı yazıp, bitirmeyince seni göndermeyiz. Yazıp bitirdiğin gün gel, seni göndeririz.' Ben de 'Peki' dedim. El yazma 20-30 büyük sahifelerden müteşekkil o kitabı aldım ve hemen köye döndüm, yazmaya başladım.

"Üç gün içinde renkli ve süslü olarak bildiğim yazıyla yazdım ve bitirdim. Hemen Urfa'ya döndüp, 'İşte yazdım' dedim. Onlar hayret ettiler. 'Ne çabuk bitirdin?' dediler. Vaadleri vardı. Yazıp bitirdiğim gün göndereceklerdi.

"Dediler. 'Kardeşim, biz, bir iş yaptık ve vaaddettik ki seni göndeririz. Fakat sen köye yazmaya gittiğin gün, Üstadımıza bir mektup yazdık, 'Abdülkadir isminde ziyaretine müştak bir genç var. Ziyaretinize gelmek istiyor. Gönderelim mi acaba?' diye sorduk. Size de kat'î vaadettik. Üstaddan gelecek cevapta 'Mutlaka gelmesin' denecektir. Bu cevabı alırsak, seni artık gönderemeyiz. Şu halde bir cevap almadan hemen seni gönderelim ki, Üstadın emrine karşı itaatsiz  duruma düşmeyelim. Hemen yola çık' dediler ve bir mektup yazdılar, adres yazdılar. 'Yazdığın kitabı Üstada hediye et' dediler.

"Antep'e doğru yola revan olduk. Gaziantep'ten  trene binip gideceğiz. Henüz Birecik köprüsü yapılmamıştı. Yollar çok kötü, Otobüsler köhne, sekiz saatte zorla Antep'e ulaşabildik. Akşam saat 10'da tren geldi. Tren o kadar kalabalık ki ayak atacak yer yok. Treni ilk defa görüyorum. Ayağımızı trenin içine attık. Değil kompartımanlarda, aralarda bile duracak, oturacak yer yok. Konya Ereğli'sine kadar öyle ayakta gittik. Ereğli'den sonra salonlar biraz tenhalaşmaya başlamıştı. O sırada büyükçe bir bavulunu bir kenara koyup üstünde oturan ve elinde Sebilürreşad gazetesini okuyan bir adam gördüm. Sebilürreşad gazetesini Urfa'daki talebelerin yanında da görmüştüm. Bu adam acaba Üstadla alâkadar olmasın diye düşündüm. Çok yorgun ve bitkindim. Ona selâm verdim.

 

 

"Ben de şu fazla kalan bavulunuzun köşesine oturabilir miyim' dedim. Adam:

"Otur, merhaba' dedi. 'Nerelisin?'

"Urfalıyım' dedim.

"Ooo! Hemşehriyiz öyleyse, ben de Adıyamanlıyım. Nereye kadar gideceksin?'

"Isparta'ya kadar' dedim.

"Hayrola nereye gidiyorsun?'

"Bediüzzaman'ı ziyarete gidiyorum' dedim.

"Ben de onu ziyaret etmişim' dedi. Ve benimle daha fazla ilgilenmeye başladı. Çok acıkmıştım. Bir şeyler ikram etti ve o vaziyette Afyon'a kadar beraberce yolculuk yaptık. Kendisi Afyon'da ayrılacaktı. Bana aktarma olacak treni tarif etti. 'Sen Afyon'dan sonra, Karakuyu  istasyonundan Isparta trenine binersin ve doğru Isparta'ya gidersin' dedi. O zatın ismi Emin Akbaş'tı. Nihayet mahall-i matlubumuz olan mübarek Isparta şehrine ulaştık.

"İlk arayacağım adres Çarşı Camii civarında Bakkal Nuri Benli idi. Isparta istasyonundan bir faytonla doğru Çarşı Camiinin yakınında indim. Öğle namazına henüz vakit vardı. Biraz şehri gezeyim dedim. Bazılarından Üstadın ismini sordum. Kimisi tanımıyor, kimisi uzaktan işitmiş. Vakit yaklaşınca camiye gittim. Abdest almak için musluk başına gittim. Baktım yaşlı bir adam abdest alıyor. Benim şalvarıma, kıyafetime dikkat ediyor. Abdest alırken o zat başını üç defa meshetti. Bizde ise umum herkes başını bir defa mesheder. Bu üç defa meshi Urfa'daki Üstadın talebelerinden olmasın dedim. Abdestini bitirdi, ben de bitirdim, selâm vererek, 'Amca' dedim 'siz Nuri Benli'yi tanıyor musunuz?' Bana dikkatle baktı ve 'Gel' dedi yürüdü. Ben de arkasına düştüm. Çarşı Camii yakınlarında bir kapıdan girip merdivenden yukarı çıkmaya başladım. Henüz bitmemiş bir inşaat idi. Üst damına çıkıp orada oturduk. 'Nuri Benli benim' dedi. 'Sen Hoca Efendinin ziyaretine mi geldin? Hoca Efendi namaz tesbihatını henüz bitirmedi. Biz şimdi bir yemek yiyelim. Sonra seni kapıya kadar götürürüm. Kabul eder mi, etmez mi onu bilemem' dedi.

 

"Huzura kabul olundum"

"Yemek yedik, kahve içtik. Kalk beni uzaktan takip et' dedi. Öyle yaptık. Hayli gittik. Bir kapı çaldı. Yukarıdan da Zübeyir Ağabey veya Bayram Ağabey geldi. Aşağı indi. Evvelâ Nuri Benli Ağabey kendisine benim Üstadı ziyarete geldiğimi söyledi. Ve Nuri Benli geri döndü. Kapıya inen o ağabey benimle merhabalaştı. 'Nereden geliyorsun? Adın nedir? Ne için geldin?' dedi. Urfa'dan geldiğimi, ismimin Abdülkadir olduğunu, Üstadı görmeye geldiğimi söyledim. 'Peki kardeşim biraz bekle, Üstadımıza gidip haber verelim' dedi. Kapıyı kapatıp yukarıya çıktı. Fakat bu arada benim yüreğim pat-pat atıyordu. 'Ya Üstad kabul etmezse ne yaparım' diye düşünüyordum.

"Fakat Cenab-i Hakka şükür, biraz sonra kapı açıldı. 'Gel kardaşım, Üstadımız seni bekliyor' müjdesiyle sanki dünyalar benim oldu. Çok heyecan içinde merdivenleri çıkıyordum. Evvelâ Zübeyir Ağabey huzur-u pâke girdi. Ben de arkasından. Koşup hemen ellerinden sarılıp öptüm, başıma koydum. O şefkat sultanı da beni ağuşuna kemâl-i alâka ile çekip başımdan öptü. Ve 'Otur kardaşım' dedi. Hemen diz çöküp oturdum. 'Merhaba, safa geldin kardaşım' dedi. Ben de mukabele ettim. 'Senin adın nedir?' dedi. Ben de, 'Abdülkadir' dedim. 'Maşallah ben Abdülkadir ismiyle çok alâkadarım' dedi. Ve 'Ben birkaç gündür kimseyi kabul etmiyordum, hattâ yanımdaki talebelerimi de... Bana bir şey lâzım olduğu zaman yazıp kapının arkasından gönderiyordum. Fakat sen bana şifa oldun. Öyle değil mi Zübeyir' diye sordu. Zübeyir Ağabey 'Evet öyledir Üstadım' dedi. Ben daha Urfa'dan dün mektup aldım. Senin için gelmeye lüzum yok, ben onu Abdülkâdir'lerin en birincisi olarak kabul edip duama dahil ettim, dedim. Sen niye geldin?' dedi. Fakat bunu söylerken inciterek, tenkit ederek değil, belki okşayarak şaka ederek söylüyordu. 'Madem öyledir, ceza olarak seni bugün tekrar geri göndereceğim.' 'Peki efendim' dedim. Sonra yazdığım o kitabı çıkarıp kendilerine hediye getirdiğimi söyledim. O kitapla beraber Abdullah Ağabeylerin yazdıkları mektupları kendilerine sundum. 'Maşaallah, bu senin hattın mıdır?' dedi. 'Evet efendim' dedim. 'Ben bunu aldım, kabul ettim. Şimdi arkasına bir dua yazıp benden sana bir hatıra olarak hediye edeceğim' dedi. Ve kalemini çıkarıp bir dua yazdı ve bana uzattı. Ben kalkıp aldım ve teşekkür ettim.

 

 

"Bu muhavereden sonra benim şahsî ve ailevî ahvalimi sormaya başladı. 'Senin babanın adı nedir?' 'Abdurrahman' dedim. 'Kaç kardeşsiniz?' 'Altı erkek kardeşiz' dedim. 'Tamam öyle ise' dedi. 'Ben seni Abdurrahman'a vermeyeceğim. ' Sonra 'Kürt müsün, Arap mısın?' dedi. 'Kürdüm efendim' dedim. 'Zübeyir, bu Kürt oğlunu babasına vermeyeceğiz' dedi. 'Ne iş yaparsın?' dedi. 'Avcılık efendim' dedim. 'Sizin oralarda ne gibi hayvanlar bulunur?' dedi. 'Ceylan, tavşan, ördek ve keklik bulunur' dedim. 'Her ava çıktığınızda ne kadar para masraf edersiniz?' 'Bazen olur ki 50 lira da masraf yaparız' dedim. 'Peki' dedi. 'Siz o parayla ehlî hayvan alıp etini yeseniz, daha iyi olmaz mı?' 'Evet efendim, daha iyi olur muhakkak' dedim.

"Sonra 'Sen hangi aşirettensin?' dedi. 'Badıllı aşiretindenim' dedim. 'Aşiretin kaç çadırdır?' dedi. Dedim, 'Efendim şimdi çadır yok, 25 kadar köy vardır. ' 'Peki aşiretinizin reisi kimdir?' dedi. 'Amcamdır' dedim. 'Baban mı?' dedi. 'Hayır efendim amcamdır' dedim. Yine anlamadı gibi göründü. 'Ben babanı eski adil reisler gibi kabul ediyorum' dedi.

 

"Risale-i Nur okudun mu?"

"Sonra mevzuu değiştirdi.

"Sen Risale-i Nur okudun mu?' dedi.

"Okuyacağım efendim' dedim. 'Ve ben de Urfa'daki talebelerinizin yanına gidip onlar gibi hizmet etmek istiyorum' dedim.

"Peki benden kabul, fakat onlarla da istişare et' dedi.

"Peki efendim' dedim. Sonra sordu.

"Urfa'dan Van'a yol var mı?'

"Evek efendim' dedim.

"Peki ya Van'dan Bağdat'a?'

"Onu bilmiyorum efendim' dedim.

"Ben Şeyh Abdülkadir-i Geylâni ile çok alâkadarım' dedi. 'Oralara gelsem Bağdat'a gitmeyi düşünmüyorum. Ve seni talebelerimin içindeki bütün Abdülkadir'lerin birincisi olarak da kabul ettim' dedi. Daha sonra, 'Zübeyir ve Ceylân gibi kabul ettim, sen benim Abdurrahman'ımsın' dedi. Sonra 'Sen Tarihçe-i Hayat'taki Abdurrahman'ın resmini gördün mu?' dedi. Ve çıkarttı bana gösterdi. 'Buna benziyorsun, seni onun gibi kabul ettim. Maşaallah benim Abdurrahmanım maşaallah' dedi. 'Sen madem benim için geldin, senin yol masraflarının iki mislini vermek mecburiyetindeyim. Fakat madem 'Gelmesin' dediğim halde geldin, yalnız iki buçuk lira vereceğim' dedi. Kesesini çıkardı, iki buçuk lira demir paradan bana verdi. Aldım bir kağıda sardım cebime koydum. Sonra sordu:

"Sen Urfa'daki talebelerimden olan Vahdi Gayberi'yi tanıyor musun?'

"Hayır efendim tanımıyorum' dedim. Bir iki zat daha sordu.

"Tanımadığımı söyledim. Sonra,

"Nurşin Şeyhleri Risale-i Nur'la alâkadar oluyorlar mı?' dedi.

"Bilmiyorum efendim' dedim.

"Maşaallah kardaşım sen bana şifa oldun. Sesim bütün bütün kesilmişken, şimdi bak tam açıldım. Ben seni has talebelerim içinde evlâd-ı mânevî olarak kabul edip duama dahil ettim. Sen de bana dua et.'

"İnşaallah efendim' dedim.

"Vakit bir saat kadar geçmişti. Dedi:

"Kardeşim bir saatlik görüşmemiz Allah için olduğundan, bin saat değerindedir. Beni tarassutlarıyla çok taciz ediyorlar. Yoksa seni yanımda bırakırdım. Yine de inşaallah seni bir zaman yanıma alacağım. Madem öyledir, seni bugün Urfa'ya göndereceğim. Bütün Urfa'lılara selâm söyle.

"Bütün onlara dua ettiğimi söyle. Hattâ onların mezarda yatanlarına da dua ediyorum. Urfa'nın hükûmetine dua ediyorum. Onun Belediye Reisine selâm söyle, ' 'Peki kardeşim' dedi. 'Peki kardeşim' der demez, Zübeyir Ağabey ayağa kalktı. Ben de kalktım. Bir daha mübarek ellerini tutup doya doya öptüm. O da yine beni kucaklayıp boynumdan öptü. Ve huzur-u pâkinden yavaş yavaş çıktık. O da arkamdan 'Maşaallah Abdurrahman'ım' diye söylüyordu.

 

"Yüzüne bakamıyordum, gözlerim kamaşıyordu"

"Üstadın odasına girer girmez, yaşlı, çok hasta, yatak içinde uzanmış, başında yeşil, siyah ve beyaz karışımı bir sarık vardı. Mübarek yüzünün bana ilk görünen şekli, televizyon ve perdelerinin boş oynadığı zaman elektrik dalgalarıyla bir titreşim vaziyetini gösterdiği gibiydi. Birkaç dakika o nurânî vaziyet mübarek simasında lemean etti. Adetâ mübarek yüzüne bakamaz oldum. Gözlerim kamaşıyordu. Hep dikkatle mübarek yüzüne bakıyordum. Yüzü kırmızıya meyyal bir buğday renginde idi. Mübarek gözleri mavi ve iri idi. Bir gözü diğer gözünden farklı idi. Yani birisi maviden ziyade yeşile mâyil idi. İri ve âsâr-ı şecaat gösteren gözünün beyazı kırmızı damarlarla dolu idi. Kaşları ileriye doğru dik ve çatık idi. Yüzü değirmi, alnı geniş idi. Burnu koç burnu gibi çıkık, şahin kuşu gibi atik idi. Ağzı geniş, çehresi iri idi. Mübarek çehresinde lemean eden nur-u velâyet zahir ve bahirdi. Sinekler konmak için yaklaştıkları vakit anında uçup kaçarlar idi. Mübarek ellerinin derisi altından damarlar görünürdü. Parmakları iri ve uzun idi. Saçları sarığın kenarından çıkmış ve kıvrılmıştı.

 

"Odasını güzel koku kaplamıştı"

"Saçları ve bıyıkları kınalı idi. Şivesi Van köylerinin yeni Türkçe öğrenmiş adamı şeklinde idi. Güzel kokular odasının her tarafını sarmıştı.

"Her iki elinin parmaklarında üç tane gümüş halka yüzükler vardı. Odasından çıkıp, karşı tarafta talebe ve hizmetkârlarının    oturduğu yere Zübeyir Ağabeyle beraber geldik. Onların yanında ikindiye kadar kaldık. İstasyona kadar Bayram Ağabey benimle beraber geldi.

"Dönüyordum. Fakat memnun ve mahzun olarak dönüyordum. Muradına nail olmuş bir âşıkın süruruyla dönüyordum. O bir saatlik sohbet artık benim için her şeydi. Kendimde sanki dünyayı fethedebilecek bir iktidar ve cesaret hissediyordum. Sanki kalbim Üstadım olan Hz. Said'le çelik halatlarla  perçinleşmişti. Çünkü onun o lütufkâr, o keremkâr nurânî şefkati ve benim gibi ilimden irfandan, terbiye-i İslâmiyeden adetâ mahrum olan biçareye karşı gösterdiği şefkat, merhamet, talebeliğine kabul iltifatları benim bütün vücut ülkemi muhabbetle sarsmıştı. O andaki hissiyatımı ifade etmek mümkün değildir. Yine kara trene binip Urfa'ya müteveccihen hareket ettim. Nihayet Urfa'ya geldim.

 

 

"Hizmete girdim"

"Urfa'da iki sene medresede Abdullah Ağabeylerle beraber kaldık. Avcılığı bıraktım, av tüfeğini sattım. Bu arada eski bir teksir makinesi alıp Urfa'da bazı risaleleri yazmak ve pek çok yerlerle muhabere ettiğimizden lâhika mektuplarını kolaylıkla neşretmek için hizmet görmek fikri ortaya çıktı. Benim de annemden kalan 40 kadar koyunum vardı. Hemen satıp bir teksir makinesi alalım dedim. Koyunları sattık. Bin beş yüz küsûr lira tutmuştu. Teksir makinesini almak için İstanbul'a gitmek icabetti. Giderken yine Üstada uğrayıp hem ziyaret etmek, hem de Üstadımızla istişare etmek lâzım geliyordu. Daha doğrusu ben böyle arzu ediyordum.

 

"Üstadı ikinci ziyaretim"

"1955 senesinin tahminen Eylül Ekim aylarında, Isparta'ya revan oldum. Bir iki gün sonra Isparta'ya vasıl oldum. Bu defa Hz. Üstad Isparta'da değildi. Barla'da olduğunu söylediler. Nuri Benli Ağabey bana 'Gitme' dedi. 'Her gideni yakalayıp taciz ediyorlar.' Sonra Rüştü Çakın Ağabeye uğradım, ona arzettim. O dedi, 'Sen durma git.' 'Zaman ikindi zamanı idi. Doğru Eğirdir'e gittim. Pazar günüydü. Hiçbir vasıta Barla'ya gitmiyordu. Çilingir Ali Ağabeye dedim, ne yaparsan yap mutlaka gideceğim. 'Hususi bir şey bul' dedim. Çilingir Ali Ağabey çıktı. Yarım saat sonra geldi. 'Müjde' dedi. 'Bir motorlu kayık tuttum, hadi kalk.' Motorluya binerek bir saat sürmeden Barla'nın sahiline ulaştık.

"Deniz (göl) kenarında harmancıların yanına gittim. Onlara söyledim. Hepsi dost ve Üstada muhib idiler. Dediler: 'Bizim hanımlar saman götürecekler. Onlarla gidersin, hiç kimse görmez.' Beraber hayvanlarla Barla'ya doğru gittik. Hanımlar gayet mestûre idiler, konuşmuyorlardı. Köye vardığımız zaman 'Kardaş!'dediler. 'Biz şimdi Hoca Efendinin evinin önünden geçeceğiz. Evini sana göstereceğiz ve geçeceğiz.'

"Üstad Barla'da esas evinin üstünde başka bir evde kalıyordu. Kapıyı çaldım, Zübeyir Ağabey çıktı. Konya Ereğli'sinden biraz elma almıştım. Elimden aldı ve 'Hoş geldin kahraman kardaşım!' deyip beni kucakladı. İçeri girdik. Yan odalardan birisine geçtik. Güneş batmak üzereydi.

 

 

"Üstad Sıddık Süleyman'a ders veriyordu. Zübeyir Ağabey dedi ki: 'Üstad dersini bitirsin, sonra yanına gireriz.' Üstad dersini bitirdi, sonra abdest aldı. Zübeyir Ağabey, 'Gel kardaşım, Üstada gidelim' dedi. Tam o sırada abdestini bitirmiş, havlu ile siliniyordu. Ziyaret etmek istedim. Havluyu bana uzattı. Ben de havluyu öptüm, yüzüme sürdüm. 'Niye geldin?' dedi. 'Efendim ben yalnız sizin için gelmedim' diye zevahiri kurtarmak için bir tevil yaptım. 'Peki ya niye geldin?' dedi. 'Teksir makinesi almak için İstanbul'a gidiyordum da' dedim. 'Sen 1500 fedakârlık yapıyorsun ama, teksir edeceğin risalelerin sıhhatine azamî dikkat etmek lâzımdır.' 'İnşaallah efendim' dedim. 'Peki kardaşım' dedi. Biz öbür tarafa geçtik.

"Akşam namazından sonra bana bir miktar hususi yemeğinden göndermişti. Onu yedim. Yatsıdan sonra yorganını bana gönderdi. O gece o mübarek yorganında yattım. Sabahleyin namazdan epey sonra ders için bizleri çağırdı. Gittik. Halka halinde oturduk. Hepimiz okuduk. Kendisi de okudu. Zübeyir Ağabey, hediye getirdiğim o elmayı, Antep'ten aldığım baklavayı kendisine arzetti. Kemâl-i samimiyetle alakâdar oldu. Açtırıp baktı. Şaka ederek merhum Ceylân ve Hüsnü'ye 'Ben bunu size yedirmeyeceğim' dedi. 'Ben bunu bin altun lira kadar kabul ettim. Fakat kaideme göre bunun iki bedelini vereceğim. Kaça aldın bunları?' dedi. Ben o anda ne diyeceğimi şaşırdım. Hemen Hüsnü Ağabey dedi ki: 'Efendim! Hepsini iki buçuk liraya almış.' 'Madem öyledir, yalnız bir kat fiyatını vereceğim' dedi ve çıkarttı verdi, ben de aldım.

 

"Kahramanlık Risal-i Nur ile inkişaf ederse kimse karşı koymaz"

"Dersten sonra çok mesrur ve coşkundu Üstad. Halbuki  geldiğim gün hiddetliydi. Hattâ Zübeyir Ağabey 'Kardaşım, bugün Üstadımız fazla hiddetlidir' demişti. Bana çok iltifat etmeye başladı. 'Kürdoğlu' diye hitap ediyordu. Bir ara bir münasebetle kendi eski talebelerinin kahramanlıklarından, şecaatlerinden bahsetti. 'Hattâ öyle ki, ' dedi, 'benim bir işaretimle ruhunu feda edecek derecede idiler.'

"Eski Harb-i Umûmide benim Mîr Mahey isminde bir talebem vardı. Biz Ruslarla harbederken bazen Mîr Mahey tek başına Rusların tabyalarının içine hücum eder, içlerinde dolaşır, birkaç Rus öldürür, sağ olarak geri dönerdi. Hattâ bir gün Diyarbakır Valisi Cevdet Paşanın benim aleyhimde konuştuğunu duyunca vali konağının karşısındaki bir evin üstüne çıkarak, 'Ulân Cevrik Paşa! Cevrik Paşa! Eğer yiğitsen parmağını çıkar, bakalım' dedi. Ve bu münasebetle dedi ki, 'Bu millette fıtrî bir kahramanlık seciyesi vardır. Bu seci

ye eğer Risale-i Nur'la inkişaf ederse, hiçbir millet karşılarında duramaz. Hattâ Rus'u dahi teslim alırlar. 'Ve bana dönerek, ' İşte sen o eski talebelerime benzersin. Fakat benim şimdiki talebelerim ölünceye kadar, Risale-i Nur hizmetinde sadıkâne bir şekilde vakf-ı hayat ederek çalışıyorlar. Bunlar eski talebelerimden fazilet bakımından daha üstündürler' deyip hayli uzun bir ders yaptı.

 

"Teksir makinesine çok memnun oldu"

"Teksir makinesinin alınıp hizmet-i Nuriyede istimaline dair teşebbüsümüze çok memnun oldu ve çok dua etti. 'İnşaallah bu teksir makinesi ileride Urfa'nın âlem-i İslâma ilim hakikatını neşreden bir merkez halini almasına vesile olacak. Bütün Nurları neşir için sana izin veriyorum' dedi ve şahsım hakkında iltifatkâr bazı şeyler söyledi.

"Ders sona erdi. Benim İstanbul'a gideceğimi biliyordu. 'Haydi Abdülkadir'e bir hayvan bulun. Eğirdir'e hayvanla gitsin' dedi. Ben 'Efendim! Yürüyebilirim' dedim. Merhum Ceylân Ağabey, 'Üstadım o aşirettendir. Yürür' dedi. 'Peki öyle ise' dedi. İzin istedim. Elini öptüm. Barla'dan ayrıldım.

"Tam altı saat göl kenarını takip ederek Eğirdir'e geldim. Isparta'ya vardım. Aynı akşam İstanbul'a hareket ettim. İstanbul'da bir hafta kadar kaldım. Teksir makinesini alarak Isparta'ya yolladım. Ben de Isparta'ya gidip orada kullanılmasını öğrenecektim. Bu arada Üstadı ziyaret de en büyük maksadımdı. Yine Üstadımızın ziyaretiyle müşerref oldum. Bir hafta yanında talebeleriyle birlikte kaldık. Çünkü makine henüz gelmemişti. Onu bekliyordum. Artık bu defa sevgili  Üstadı bol bol görmeye ve dersinde bulunmaya muvaffak oldum. Çok iltifat ediyordu. Dua ediyordu.

 

 

"İstanbul'dan geldiğim gün huzur-u pâke girdiğimde Üstad Mesnevi'nin başındaki Türkçe mukaddimeyi telif ediyordu. O söylüyordu, merhum Ceylân da yazıyordu. Lillahilhamd Risale-i Nur'un küçücük bir parçasının telifi anına tesadüf ettim. Hakikaten telif anıyla sair hususî sohbetleri birbirinden çok farklı idi. Çok coşkun, sürurlu, def'i ve anî söylüyordu.

"Bu bir haftalık zaman içinde bir gün sabah dersinde Meyve Risalesi okundu, Siracü'n-Nûr mecmualarını iki üç sandık halinde kendi odasında durduruyordu. O sırada Siracü'n-Nûr mecmuaları başka bir yerde bulunmuyordu. Ben onun içindeki Beşinci Şua için Siracü'n-Nûr'u çok arıyordum. Üstad sabah derslerinde her bir talebesinin eline bir tane verip, ders yaptırıyordu. Kendileri de dinlerdi. Biraz bir talebesi okur, sonra yanındaki talebesine sen oku diye işaret eder, o da okurdu. Risale okunurken mübarek gözlerinden yaşlar revan oluryordu. Ayrılacağım sırada Zübeyir Ağabeyden bir tane Siracü'n-Nûr'dan istirham ettim. Dedi, 'Kardeşim! Hepsi Üstadımızın yanındadır. Ben isteyemem, sen gir, bir tane iste.' Bunun üzerine huzuruna girip ayakta durup, boynumu bükerek bir tane istediğimi izhar ettim. Dedi, 'Kürdoğlu! Ben bunları kimseye vermiyordum. Bu mecmualar Afyon Adliyesinde sekiz sene hapis yattılar. Bunlar gazidirler. Ben bunları istirahat ettiriyorum. Fakat senin hatırın için bir tane vereceğim. Bunların bedelleri yüz banknottur. Fakat ben senin için on banknota vereceğim. 'Ben on lira kağıt para çıkarıp, kendilerine takdim ettim. ' Ben bu parayı tutmam. Ceylân, gel al' dedi ve bir tane kendi mübarek eliyle bana uzattı. Ben de aldım, öptüm, başıma koydum. Ve huzurundan ayrıldım.

"Meyve Risalesi'nden Hafız Ali'nin sual meleklerine Risale-i Nur'la verdiği cevap münasebetiyle bir ehl-i keşfe'l-kubur'un bir ilim talebesinin medresede vefatıyla sual meleklerine ilm-i nahivle cevabı geçtiği zaman buyurdular ki: 'Kardeşlerim gerçi ehl-i keşfe'l-kuburluk benden yüz derece uzaktır. Fakat o mesele aynen öyle cereyan ettiğinden emin olunuz.

 

"Dünyalar gencin olmuştu"

"Başka bir gün Malazgirt'in köylerinden hiç Türkçe bilmeyen bir genç Üstadın ziyaretine gelmişti. Türkçeyi hiç bilmiyordu. Benim ilk ziyaretimde bana 'Kürt müsün, Arap mısın?' diye sorduğunda ben de 'Kürdüm efendim' dediğim zaman 'Kardeşim, ben elli senedir Kürtçeyi konuşmuyorum, unutmuşum' buyurmuşlardı. Malazgirtli o genç Türkçe bilmediği için herhalde Üstad beni tercüman olarak çağırır diye kendi kendime bekliyordum. O genç Üstadın huzuruna girdi. Baktık Üstad onunla Kürtçe konuşuyor. Beni çağırmadı. Sonra o genç çıktı. Sordum: 'Seyda ile ne konuştunuz? Ne istedin ondan?' Hiç, yalnız dedim ki, Seyda! Benim sizi ziyaret etmekteki maksadım sekerat vaktinde bana ulaşıp imanımı kurtarasınız, diye istirhama geldim. Ve Seyda peki diye kabul etti. 'O genç neşesinden, sürurundan uçuyordu. Ben kend kendime 'Ben ne bedbahtım. Hiçbir istirhamda bulunmadım Üstaddan' diye düşündüm.

 

"Senin de bundan hissen çoktur"

"Ayrılacağımın son günü idi. 'Seni yanımda bırakmak istiyorum. Seni artık Abdurrahman'a (babam) vermeyeceğim, bana Tahirîyi çağırın' ded. Tahirî Ağabey geldi, 'Buyurun efendim' dedi. 'Tahirî ne dersin ben bu Kürdoğlunu göndereyim mi? Yoksa burada yanımda mı kalsın?' Tahirî Ağabey, 'Efendim! Siz bilirsiniz ama gidip Urfa'da hizmet etse daha iyi olmaz mı acaba?' dedi. 'Peki öyleyse, Urfa'ya gitsin' dedi. Bende gayr-i ihtiyarî , fakat çocukçasına bir hevesle Urfa'ya gidip teksir makinesiyle hizmet etmek hissi daha çok galipti. Artık karar verildi. Urfa'ya dönecektim. bir ara beni Ali İhsan Tola ile Sav köyüne makinenin çalışmasını görmem için gönderdi. Bir gün bir gece Sav'da kaldık. Makineyi aşağı yukarı öğrendim. Yine Üstadın huzuruna geldim.

"Bir sabah dersinde çok neşeli idi Üstad. Dokuz kişi dersi sıra ile okuyordu. O gün Hasbiye Risalesi okunuyordu. Bir ara sual melekleri meselesi geçti. Tahirî Ağabeye dönerek, 'Tahirî! Senin imanın bundan aşağı değil' buyurdular. Tahirî Ağabey 'Elhamdülillah' dedi. Bana da 'Kürdoğlu! Senin de bundan hissen çoktur' dedi.

 

 

"En son dersi kendisi okuyacağını söyledi. Karadut başında yazılan kısmı okudu. Kendine has şivesi ile neşe ve sürur içinde okuyordu. Ve bazı mülâtefeler yaptı. Neyse, bu bir kaç günlük zaman da sona erdi. Teksir makinesi geldi. Merhum Ceylân Ağabey tekrar onun çalışmasını bana gösterdi. Yine izin alıp ayrılmak için huzura girdim. Gayet samimî bir alâka ile, 'Sen her sabah yanımdasın. Bizim için ayrılık yoktur.' 'Seni aynen Zübeyir gibi kabul etmişim' dedi. Biraz sonra tayinat parasından bir miktar bana vermek için irade buyurdu. 'Efendim! Benim param vardır' dedim. 'Yok' dedi. 'İnsan babasından para almaz mı?' Bin teşekkürü niyet ederek aldım, öptüm başıma koydum. Ve bu defa, 'Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir. Urfa'ya gelmeyi çok düşünüyorum' dedi. 'İlk fırsatta geleceğim inşaallah' buyurdu. Ben de, 'Efendim! Zaten sizi götürmek için gelmiştim' dedim. 'Evet' dedi. 'Urfa'ya gelmeyi düşünüyorum. Fakat şimdi şu anda gelsem Suriye ile Türkiye'yi birleştirmek mecburiyetinde kalacağım, bu da şimdi olmaz.'

"Mübarek elini öptüm. O âdet-i mübarekleri vechiyle beni kucaklayıp başımı öptü ve bütün Urfalılara selâm gönderdi. 'Ben her sabah Urfa'nın ahyâ ve emvatına dua ediyorum. Onlar da bana dua etsinler' dedi. Tam ayrılıyordum dediler ki: 'Eğer Şarkta Hulusî Beyle Muhammed Kayalar olmasaydı, ben Şarka gelmeye mecbur olurdum. Fakat onlar benim Şarkta vekillerimdirler. Onun için şimdilik gelmeyeceğim. Neyse... ' Ayrıldık. Diğer ağabeylerle de vedalaşarak Urfa'ya revan olduk.

"Urfa'ya geldiğimde teksir makinesiyle bazı şeyler yazmaya çalıştık. O sırada Abdullah Ağabey askere gitti. Askerliğini bitirdi. Yine Urfa'ya döndü. Bu defa Hüsnü Ağabey asker oldu ve artık Üstadın hizmetinde kaldı.

 

"Adnan Menderes'i duama almışım"

"Sene 1959 oldu. Bu defa benim de askerliğim geldi, çattı. Hattâ iki buçuk sene geçiyordu. Askerliğim Ankara'ya çıkmıştı. Askere giderken yine Üstadımı ziyaret edip öyle gideyim diye doğru Isparta'ya vardım. Akşam vakti yine huzur-u pâke girdim. Meğer bu ziyaret ve görüşme en son olacakmış. Biraz hal hatır ve Risale-i Nur'un Urfa'daki hizmetinden suallerinden sonra ellerini öptüm, ayrıldım. Zübeyir Ağabeylerin yanına geçtim, o gece de orada kaldım. Sabahleyin son defa görüşüp ayrılacaktım. Yine ders oldu. Kâtip Osman Ağabey de vardı. Ders bitti. Kâtip Osman bir sepet üzüm getirmişti. Bir başka talebesi de biraz irmik helvası getirmişti. Dersten sonra kendisi ile beraber dokuz kişi vardık. O üzümü dokuz hisseye ayırıp kur'a attırdı. İçinde bir iki salkım siyah üzüm vardı. Merhum Ceylân Ağabey kur'a atılırken yer değiştirerek o siyah üzümleri kendisine düşürdü. 'Vay Keçeli! Keçeli! Ben bu siyaha göz dikmiştim. Sen yine kendine düşürdün' dedi. Üzüm paylaşması bitti.

 

 

"Sonra Üstad ahval-ı âlem meselelerinden mevzu açtı. İmanın verdiği kuvvet ve cesaretten bahsetti.' Sonra buyurdular ki: 'Kardaşlarım! Size bir hususu hususî olarak söylüyorum. Ben Adnan Menderes'le çok alâkadarım. Onu duama almışım. Eğer ben fazla hasta olmasaydım, onun ziyaretine gidecektim.' Sonra parmağını bana uzatarak, 'Kürdoğlu!' dedi. 'Seni hizmet dairesinde siyasete girmen münasiptir.' Ben bu sözden bir şey anlamadım. Halen de anlamıyorum. Nasıl bir siyasete girebilirim, bilemiyorum. Her ne ise. Ders bitti. Biz de dağıldık. Bir iki saat sonra ayrılacaktım. O zamana kadar sigarayı bir türlü bırakamıyordum. Bu defaki gelişimde 'Eğer fırsat bulursam, sigarayı bırakmak için Üstaddan dua isteyeceğim' diye yolda hayal ediyordum. Fakat bunu bir türlü Üstada arz edemedim. Öyle kaldı. Sonra Ankara'ya gitmek için izin almak niyetiyle son olarak huzur-ı pâke dahil oldum. Elini öptüm, elimi tuttu, bırakmadı. 'Ben senin şimdiye kadarki hizmetini yirmi sene bir hizmet olarak kabul ediyorum. Senin askerliğin dahi Nur hizmeti hesabınadır. Said'e söyle alakadar olsun. Eğer alakadar olmazlarsa, güceneceğim' dedi. Ve ağabeylerden birisine, 'Getirin bütün helvayı Abdülkadir'e verin. Yolda yesin.' Ve daha başka çok iltifatkâr sözler söyledi. 'Senin için, istikbal için çok şeyler biliyorum, fakat şimdi söyleyemiyeceğim' dedi.

"Ve beni ağuş-u şefkatkârânesine çekip yine başımdan, boynumdan öptü. 'Haydi güle güle' dedi. Fakat gözlerinden yaşlar akıyordu. Kemâl-i şefkatle beni selâmlıyordu. 'Esselâmû aleyküm' deyip ayrıldım. Zübeyir Ağabey 'Maşaallah kardeşim! Üstadımız sana çok iltifat ettiler, seni tebrik ediyorum' dedi. Bu defaki ayrılıştan gayr-i ihtiyarî bir hüzün, bir melâlet içindeydim. Bilmiyordum, ne içindir? Meğerse son görüşmemiz imiş.

 

Ankara'da askerlik

"Ankara'ya varıp asker oldum. Birkaç gün sonra birden sigaraya karşı bir nefret geldi bana. Acemiliğin ilk devresinde sigara içmeyenler de sigaraya başladıkları halde, ben kat'î bir terke karar verdim. Karar hâlâ o karardır. Sigara, menfur-u ebedim oldu.

 

"Bediüzzaman, Risale-i Nur'dur"

"Ankara'da askerliğim sırasında Said Özdemir bana evci kâğıdı çıkardı. Ben her hafta evci çıkıyordum. Ve Ankara'da iken bir gün Üstadımızın Ankara'ya geldiğini duydum. Yine evci çıkmıştım. Beyrut Palas'ta olduğunu söylediler. Ben asker elbisesiyle bir arkadaşımla beraber otele girdim. O zamanki Ankara Emniyet Birinci Şube Komiser Abdülkadir, kapıda beni otele bırakmak istemedi. 'Sen askersin, birliğine bildiririm. Bu tehlikeli bir iştir' dedi. Ben dinlemedim. 'Beni bırak, sonra ne yaparsan yap' dedim. Adımı soyadımı, birliğimi yazdı. Fotoğrafımı çekti ve ben yukarıya çıktım. Üstadımızın bulunduğu kat talebelerle  dolu idi. Birisi Zübeyir Ağabeye, 'Abdülkadir gelmiş' demiş. O ise polis Abdülkadir zannetmiş, 'Üstadımız uyuyor' diye haber geldi. Ben biraz bekledim. Üstadı rahatsız etmeyeyim, dedim. Kalktım, Murat lokantasının üstündeki dershaneye geldim. İkindi zamanı birisi bana, 'Üstad seni acele istiyor' dedi. Kalktık, gittik. Bu defa otelin kapısında çok polis vardı. Ne yaptımsa beni bırakmadılar. Pür me'yus ve mükedder olarak döndüm. Hem, akşam saat beşte birliğime yetişecektim. Ve işte bir daha Üstadımı göremedim.

"Bütün ziyaretlerimde müşahade ve malûmatım şundan ibarettir. Hz. Bediüzzaman her zaman ve herkese ve bana da kerrâtla  'Kardeşim! Risale-i Nur'daki kudsî mânâ ve hakikat bende iken ismime Bediüzzaman deniyordu. Şimdi o kudsî mânâ benden ayrıldı. Bediüzzaman, Risale-i Nur'dur, bende bir şey kalmadı. Siz Risale-i Nur'a yapışın. Hülâsanın hülâsası yalnız Risale-i Nur'dur' diyordu. Ve onun intişarını istiyordu. Ve Nur Talebelerinin daima samimî tesânüd ve ittifaklarını arzu ediyordu. Başka bir şey demiyor ve istemiyordu."

                                                              (Son şahitler adlı eserin, dördüncü cildinden derlenmiştir...)

 

http://www.sorularlarisale.com/subpage.php?s=article&aid=10421


 

 



« Önceki::
gurbetim
-